02-KÜRESEL İKLİM KRİZİ

Gezegenimizin atmosferi ozon, metan, karbondioksit, su buharı, azot oksit gibi sera gazı olarak adlandırılan gazlar nedeniyle yerküreden yansıyan güneş ışığını yerküreye geri yansıtmakta, ve bu sayede, yeryüzündeki canlıların yaşamını devam ettirmesini sağlayacak ortalama ısı seviyesi olan 15°C’ye ulaşmaktadır. Bu gazlardan karbondioksitin, insan eliyle neden olunan küresel ısınmanın %64’ünden sorumlu olması ve endüstri devrimi sonrasında atmosferdeki yoğunluğunun %40 artmış olması, bu gazın diğerlerine kıyasla ön plana çıkmasının önemli nedenleri arasında. Öte yandan diğer sera gazlarının salımı göreceli olarak daha az olsa da ısıyı tutmakta karbondioksitten daha etkililer.

Dünyanın önde gelen bilim insanları, 19. yüzyılın sonlarından bu yana meydana gelen 0.85ºC’lik artıştaki en büyük sorumluluğun insan kontrolündeki eylemlere dayandığını düşünmekteler. Bu doğrultuda da sera gazı etkisinin artmasında fosil yakıt kullanımı, endüstriyel hayvancılık, karbon depolamada çok önemli rolü olan toprağın cansızlaştırılması, ormanların yok edilmesi gibi nedenler bulunmaktadır. Özellikle endüstri devrimi sonrası, sera gazı etkisiyle küresel ısınma da oldukça artmış durumdadır. Fosil yakıt deyince ilk akla gelen kömür, sanayileşme sürecinde kritik bir rol oynamış, şu anın lider ülkelerininin şu anki gelişmişlik düzeylerine de önemli katkıda bulunmuştur. Dünyanın tamamında birincil enerji ihtiyacının son 16 yılın en düşük seviyesi olan %27’si kömür ile giderilirken, sera gazı emisyonlarının %43’üne ise kömür sebep olmaktadır. Kömürle birlikte tüm fosil yakıtlar ve yukarıda sayılı nedenlerden dolayı her sene milyarlarca ton CO2 atmosfere salınmakta ve bu da dünya çapında aşırı ve beklenmedik iklim olaylarına neden olmaktadır. Küresel iklim değişikliğinin sebeplerini olabildiğince azaltmak için ortalama sıcaklıklardaki yükselmenin maksimum 2°C sıcaklık olması ve bu amacın gerçekleşmesi için de atmosferimizdeki karbondioksit oranının da 450 ppm’i geçmemesi gerekmektedir. Uluslararası anlamda verilen tüm taahhütler, bu sınırın olabildiğince altında kalmaya dayanmaktadır. Buzulların erimesiyle dünya çapında farkındalığın uyandığı ancak yine de çoğu kişinin uzun bir süre kendisinden, yaşadığı bölgeden uzak olarak düşündüğü bu erime, üzerinden çok da fazla zaman geçmeden günümüzde de yeryüzündeki yaşamı etkileyen iklim olayları şeklinde baş göstermiş durumdadır. Son olarak Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşanan, hızla yayılan ve günlerce önü kesilemeyen yangınlar, 2019’da yaşanan ‘Tropik Fırtına Imelda’, Avrupa’da geçen yaz derinden hissedilen sıcaklık dalgası, ve biraz daha yakına gelince Türkiye’de tecrübe ettiğimiz ekstrem meteorolojik olaylar, iklim krizinin artık hayatımızın içinde olduğunun bir göstergesi.

İklim Krizi ve Türkiye

Özellikle gelişmekte olan ülkelerde, ekonomik büyüme temelli olarak sera gazı emisyonlarının artması kaçınılmaz bir gerçek. Türkiye’de bu anlamda 2005-2016 yılları arasında sera gazı emisyonlarında %49 artış sergileyerek OECD ülkeleri arasında ilk sıraya yerleşmiş durumda. Kişi başı salım her ne kadar diğer OECD ülkelerine kıyasla daha düşük seviyede kalsa da , hızla artış gösteriyor olması bu anlamda tedbirlere ilişkin planın bir an önce uygulamaya konması gerektiğinin altını çiziyor.

2016’dan beri yürürlükte olan, 197 ülkenin katılımıyla imzalanan Paris İklim Anlaşması, küresel sıcaklık artışının 2100 yılının sonuna kadar 1,5 °C üstü ile sınırlamayı hedefini taşımakta. Türkiye, Paris Antlaşmasını imzalayan ülkelerden biri ancak ülkeleri belli bir taahhüt altına sokan, imzasını geçerli kılacak onayı vermemiş bulunuyor. Bunun nedeni, Türkiye’nin sınıflamada, gelişmiş ülkeler arasında dahil edilmesiyle buna paralel sorumlulukların yüklenmiş olması ve bu doğrultuda finansal destekten mahrum bırakılması. Türkiye her ne kadar ikili ve çoklu fon imkanlarından yararlanabiliyor olsa da, ‘Yeşil İklim Fonu’ndan yararlanabiliyor olması taahhüt altına gireceği onayı vermesi açısından kritik bir koşul teşkil etmekte. Bu fondan yararlanabilmesi durumunda, Türkiye’nin emisyon azaltımı ve yenilenebilir enerji gelişimi için destek sağlayabilecek.

Öte yandan Türkiye iklim krizinden en fazla etkilenen bölgelerden birinde yer aldığı için, etkiyi yüksek seviyelerde tecrübe edeceği düşünülmekte. Ülkemizde 2000’li yılların başından itibaren iklim değişikliğine bağlı ekstrem olaylar önemli oranda artış göstermiş bulunmakta; 2018 yılı 880, 2019 yılı 935 ekstrem olayla bunun en yüksek tecrübe edildiği yıllar olarak öne çıkmakta ve bu sayılar ne yazık ki ortalamada giderek artış göstermekte. 2100 yılına kadar ortalama 5 °C sıcaklık artış beklentisi, büyüyen bir ekonominin getirdikleriyle, iklim değişikliği nedeniyle yaşanan ve yaşanabilecek kayıpların çok iyi öngörülmesi ve doğru bir yaklaşım çerçevesinde ele alınması yönünde kararlılık sahibi bir planlama ihtiyacı doğuruyor.

Küresel ısınmadaki başat nedenlerin ağırlıklı olarak insan temelli olması, bu konuda sorumlu olanın çözüme dair de bir şeyler yapabileceği şeklinde yorumlanabilir, dolayısıyla iklim değişikliğine karşı mücadelede somut adımlar atılması yine sorunu yaratanın sorumluluğunda. Bu durumda yenilenebilir enerji kullanımını enerji karmamızda olan fosil yakıtları ikame edecek ve artan enerji talebini karşılayacak şekilde artırarak, enerji verimliliğini daha ön plana alarak Türkiye’nin gelişmekte olan, potansiyeli yüksek ekonomisini desteklemek iklim kriziyle mücadelede ülkemizin en önemli sorumluluklarından biri olacaktır.